Blog

Biz De Varız-II

Biz De Varız-II

Her insanın bir hikayesi, yürüdüğü bir yol bir de kaynaklarından aldığı duyumsamalar vardı. Bizi yaşamda tutan temel güdülerin sadece fiziksel ihtiyaçlar olmadığını anladığımda bunu zaten aslında içgüdüsel olarak bildiğimi ve gerçekte ihtiyacım olana susamış olduğumu farketmiştim. 

 

Sonsuz bir tüketim toplumunda sonsuz bir döngüde adımlayarak varoluyorduk. Karbon olan sadece tükettiklerimizin ayak izi değil bizim kendi ayak izlerimizdi artık. Sonsuz bir toksik döngü içerisinde yaşamın içine dahil olma umuduna tutunup, çekiştire çekiştire hazımsızlık yaşıyorduk sanki. Maslow’un ihtiyaç piramidinin birinci basamağı, fiziksel ihtiyaçlarımız artık ihtiyacın ötesinde tamamiyle bir tatminsizlikten ibaretti. Kalabalıklaştıkça mevcut olduğumuz alanın kapladığı mesafeler artıyor daha da kök salacakmışız hissiyatı doğal uyuşturucular yaratıyordu sadece. Oysa yerçekimi yasasına göre birinci ve ikinci kütlenin büyüklüğü kadar mesafeye de bağlıydı zeminle kurduğumuz, o ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız bağ. Üstelik tükettikçe büyüttüğümüz umutlarımız ve görmezden geldikçe uzaklaştığımız özbilincimiz arasındaki mesafe arttıkça toprak ana ile olan bağımızı eşit oranda kaybediyorduk. 

 

Yollar vardı yürünecek, hikayeler vardı doğru kelimelerle anlatılacak ve belki tekrar tekrar okunacak. Bir de insanlar vardı en safi deneyimlerden de öte sevgi yolunu gösterecek. Yaramazlık yapan yavru bir arı gibi tüm çiçeklere konup konup uçuşuyordu belki yüreklerimiz doyumsuzca. Ama hep dışarı doğruydu arayışlarımız. Sorularımız kendimize sapladığımız önyargılarımızdı, cevaplarımız ise en zayıf anımızda bizi yakalamaya and içmiş saldırmaya hazır vahşi bir hayvan gibi bekliyordu sanki. Ve bu iki mesafe arasında sıkışmışlığın basınçlı, acı tadını deneyimliyorduk. 

 

Derdimizi anlatacak gerekli dili de bilmiyorduk, zaten gerçekten dinleyen birileri de yoktu, olmayacaktı da hiçbir zaman. Her insan kendi deneyiminden yola bir çıkıyordu ki, hangi sapakta hangi parçasını bıraktığını unutana kadar nefes nefese koşturuyordu sanki. Bu yüzden hep çok konuşuyorduk ama birbirimizi dinleyecek vaktimiz ve alanımız asla yoktu. Bedenlerimiz mabedimizdi, ama önce kendi kendimizi terkediyor önce kendimize saldırıyorduk tehlike anında. Sevgisizlik çürümüş bir yiyecek gibi içimizden çoğalıyordu ama biz o çekmecenin kapağını asla açmayarak, kendimizi yok sayarak kötülüğü yok edebileceğimizi sanıyorduk. Kendimizi sevmeyi öğrenmeden hemen önce ortak noktaları tespit ediyorduk ki sevebilelim başkalarını. Sevgi yaşamlarımızın doğal yansımasıydı oysa. Dağların tepesinden akıp gelen duru bir su kaynağı gibiydi, tükenmezdi, desteklenmeye ihtiyaç duymazdı akardı sadece. “Yıldızları topla gökyüzünden, korkma bitmez onlardan çok var.” demişti Mey bir keresinde. 

 

Kırılma noktaları egomuzu sarsarken, esneme payları bilincimizi koruyordu bir yandan. Ama sabit kalamıyorduk. Sarsıntılara alışıyorduk çünkü kestirip atmalarımızla meşhurduk zaten. Savaşlar da kavuşmalar da hep içimizdeydi oysa. ‘Sevgi’ diyordu romantikler, ‘gerçek’ diyordu realistler ve şiir yazıp kelimelerle dans ediyordu şairler. Gerçek de sevgi de içimize atıyordu ilk tohumlarını ve yine içimizden filizleniyordu ilk. Sonra bulaşıyordu birer birer dokunduğumuz tenlere, baktığımız aynı gökyüzüne ve geçtiğimiz sokaklara. Önce kirletiyor sonra kendi pisliğimizi de temizliyorduk, bizden iyisi yoktu. Ama yutuyorduk, gidişlerimiz bile başkalarının kalışlarının tüketimiydi artık ve kalışlarımız başkalarının gidişlerine atık oluyordu. Prangalarla bağlanıyorduk kişilere, şehirlere, eşyalara. Bakış açılarımız üç aşağı beş yukarı yine de aynıydı, hikayelerimiz benziyordu birbirine. İnsan olmayı deneyimliyorduk.

 

Sonra durduk, bir soluklandık. “Bakış açını değiştir tekrar bak. Ona bir şans daha ver.” dedi hocam bir gün telefonun öbür ucundan. “Nasıl?” dedim kendi kendime. Uzun zaman geçti, zaman her şeyin ilacı değildi artık, zamanımız bile tükeniyordu adımlarımızın ötesinde. Ruhumuzu birine teslim ediyorduk, kalbimizi başka birine, bedenimizi ötekine derken bizden bize kalmıyordu bir şey. Etrafıma göz gezdirdim biraz. Kadıköy-Beşiktaş vapuruna bindim ve hiç inmeden iki yaka arasında gidip geldim bir süre. Kalabalığımızı seyrettim uzaktan, hayat dolu kahkahalara kulak verdim, gözlerimi kapatıp eşlik ettim gülümseyerek. Sustum. Durdum. Dinledim. Dinlendim. İhtiyacım olan cevaplar, yürüdüğüm yollar ve deneyimlediğim kimliklerim kendi içimdeydi ve ben bir yabancıydım Beşiktaş vapurunun arkasında koltukta oturmuş boşluğu seyreden… “Sen kimsin?” sorusuna verebileceğim daha iyi bir yanıt olmadığını farkettim. Huzur buldu ruhum yine yetişti bana yerleşti olması gerektiği yere usulca.

 

Yoga beni daha iyi biri yapmadı. Yaşamı daha kolay da kılmadı. Yoga kendi kaynaklarımı kendime açabileceğim bir yol gösterici, bir yoldaş oldu bana. Yola çıktığım ilk gün dizlerimin üzerine çöküp kendime teslim olduğum, gözlerimi kapattığımda güvende olduğumu bildiğim alan yarattı yine kendi içimde. Bu zamana kadar içimde savaştığım ne varsa çözmedi onları ama tökezleyip düştüğünde ruhum, ruhumun üzerini silkeleyip ayağa kalkması için yeterli süreyi vermemi sağlayan tahammül payı bırakmamı sağladı. Bekledim, kendime zaman verdim ve öğrenmem gerekeni öğrendiğimde geride bırakmam gerekenleri bırakıp kucaklamam gerekenleri doldurdum çıkınıma ve devam ettim sonra yola. İçim daraldığında ve bazen nefes almayı unuttuğumda, parmak uçlarımdan akıtmayı öğretti bana tuttuklarımı, yoga. Önce bırakmalıydım ki yaşamı içime çekebileyim. Tıpkı güneşin doğabilmek için önce batması gerektiği gibi. Yoga; bırakmayı, tutmamayı ve sadeleşmeyi öğütledi şefkatle. Şefkat duymayı öğretti yaşamın doğal sınırlarına. Yoga yeni bir lisan kazandırdı bana, ve ben bugün bu lisan ile artık kendimle iletişim kurabiliyorum. İyi günde de kötü günde de. 

PAYLAŞ :
E-Mail listemize katılın