Blog

Senin Yogan, Senin Seviyen

Senin Yogan, Senin Seviyen

SENİN YOGAN, SENİN SEVİYEN

Çağın getirisi olan başarı ve hedef odaklılık, süreçten ziyade sonuca önem addetme, en kısa sürede en hızlı şekilde yol katetme ve verimliliği sonsuz bir ilerleme ile ölçme eğilimleri; her sektörde olduğu gibi yoga sahnesinde de sıkça karşımıza çıkıyor. Bilhassa yeni başlayan öğrencilerin henüz ilk dersten hangi pozu hangi düzeyde yaptıklarına odaklanması anlaşılabilir olmakla birlikte, sağlıklı bir pratik inşa etmenin önünde engel teşkil edebiliyor. Diğer bedenlerle biçim, esneklik, güç ve adaptasyon bakımından kendisini kıyaslamaya kadar varabilen bu yaklaşım aslında, içeriden beslenen bir öz-sabotajtan başkası değil. Devamında doğal olarak gelen heves kırılması, öğretinin teorik zeminiyle bağ kuramama, yetersizlik hissi ve nihayetinde vazgeçiş; yoganın ulaşılabilirliği ilkesine ket vuruyor. Kuşkusuz tüm bu sürecin işleyişinde birincil sorumluluk; bu insana özgü motif ve tuzakların içinde kendisini bulan öğrencide değil, yoga uygulamasını net, anlaşılır ve duyarlı biçimde aktarması gereken biz öğretmenlerde.

İlk yoga dersine giren öğrenci, başta öğretmen olmak üzere tüm gözlerin onun üzerinde olduğu hissiyle bir kaygıdan diğerine düşebiliyor. Kendi bedeninin ve kapasitesinin yeterliliğinden başlayan sorgulamalar, dersin akışında diğerleriyle kıyasa girdiğinde ego kabarışı ya da başarısızlık duygusu şeklinde ilerleyerek zihinde fırtınalara neden oluyor. Onay ve takdir ihtiyacı, başarmaya olan yoğun tutku ile harmanlanınca yoga deneyimi, kişisel bir araştırma olmaktan çıkıp rekabet odaklı bir fiziksel aktiviteye dönüşüyor. Gündelik hayatımızda onlarca rekabet alanının bizi sıkıştırdığı yetmezmiş gibi, yoga dersinde de benzer deneyimlerle ayrılan bir öğrenciyi tekrar yola çekebilmek hiç kolay değil. Bu nedenle biz yoga elçileri olarak yeni başlayan yogaseverleri, mümkün olduğu kadar istikrarlı bir uygulamaya davet edebilmek için kendi zaaflarımızı rehber edinebiliriz. Öğrencinin beklentilerine, ihtiyaçlarına ve potansiyeline kayıtsız kalmadan sağlıklı bir pratiğin inşa edilmesi için evvela seviye ve aşamalara ilişkin keskin yönlendirmelerden kaçınabiliriz. Stüdyolarda, öğrencilere bir yol haritası olması nedeniyle seviye bazlı kurgulanan program ve ders içerikleri, öğrencinin belirsizlik kaygısını nispeten yumuşatabiliyor. Yine de asıl bağ kurma süreci, öğrenci ve öğretmenin yüz yüze geldiği anda başlıyor. Daha önce hiç yoga yapmamış ya da kendi kendisine evde deneyimlemiş bir öğrenci, hangi aşamada olduğuna dair net bir fikir sahibi olmadığı için ne ile karşılacağına ilişkin yeni bir endişe geliştirmeye meyilli olabiliyor. Bu nedenle yogayı öğretmeye aracılık ederken; seviye kavramının temelde öğreticiler için kolaylaştırılmış metodolojik bir ifade olduğunu, öğrencinin hangi seviyede bulunduğunu/bulunacağını belirleyecek olanın, kendi biricik deneyimi olduğunu vurgulamak epey önem taşıyor. 

Çoğumuzun karşılaştığı belli sorular var; “Bu pozu ne zaman yapabilirim?”, “Ben ne zaman o kadar esnek/güçlü olacağım?”, “İlk derse göre nasıldım?” şeklinde liste uzayıp gidiyor. Tüm bu soruların ortak noktası, hedefe odaklanmış bir zihin ve yoga aracıları olarak biliyoruz ki bilinçli farkındalığın önündeki en büyük engel, tam da  bu şimdiyle ve mevcut olanla ilişkisini koparmış düşünce eğilimi. Bu yönelimleri doğal karşılayıp; her bedenin kendine özgü nitelikleri, potansiyeli ve sınırları olduğunu hatırlatarak, ideal bir yoga seviyesi ya da pratik sayacı olmadığını öğrenciyle paylaşmak çok değerli. Yoga yapılan süre, çalışılan teknik, uygulamanın zorluğu ve ulaşılabilen pozlar; kişinin farkındalık katmanında dönüşüme neden olmuyorsa, bedenle/nefesle daha yoğun ve zihinden bağımsız bir ilişki kurmaya teşvik etmiyorsa, bilince ve bedene dair öz-araştırmayı derinleştirmiyorsa, ortaya konan aktivite fizik temelli bir sportif etkinliğe evrilebiliyor. Oysa yoga öğretisinin günümüze aktardığı kadim bilgi, kişinin kendisiyle ilişkisine ve yaşamına entegre ettiği tutumlarda berraklık, dengelilik ve kapsayıcılık vadediyor.

Patanjali’nin “Tasya Bhumisu Viniyogah” sutrası da, yoga pratiğinde herkes için geçerli tek bir doğru olamayacağını ifade eder. Bireyin kendine has yaşamsal dinamikleri, bedensel, zihinsel eşiği ve potansiyelleri, bütüncül sağlığına dair veriler, sürdürülebilir ve verimli bir uygulama geliştirebilmek için mutlaka göz önünde bulundurulması gereken bileşenlerdir. Bizler yogayı hangi düzeyde öğreniyor ya da öğretiyor olursak olalım; katı ve tekdüze bir uygulama rotası çizmeyi değil kişisel ihtiyaçlar doğrultusunda, ölçülülük ve gereklilik prensiplerini gözetmeyi ön planda tutabildiğimiz oranda fayda sağlarız. Yoga pratiğinin mutlak bir yöntemi ve süresi olmadığı bilgisini özümsemek, her birimizin yolunun biricikliğini, taşıdığı potansiyelleri ve ayrıcalıkları odak noktası yapmak, bu içe dönük keşif serüveninde kendimize ve birbirimize sunabileceğimiz en önemli destek. Öz-kaynaklarını keşfederek kendine has tecrübeni tanımlamaya başladığın bu yolculuğun ayırt edici niteliği, kazanıma değil dönüşüme odaklanması. Bu nedenle uygulamada “ilerlemek” ya da “ileri seviye” bir pratik inşa etmeyi nihai kazanç olarak görmek, kişiyi yalnızca hedefli zihin sarmalına hapsediyor. Yogada ileri seviyenin anlamı; zor ve ulaşılmaz görünen pozları yapabilmek değil, içinde bulunduğun akışta ya da pozda nefesinle dengeli bir bağ kurabilmek ve bedensel duyumların sesini daha net algılayabilmektir. Tükenircesine ve bedene şiddet uygularcasına girip çıkılan form ve akışlar, kişiyi, bedeninin ihtiyaçlarını ve yönelimini tanımaya başlamaktan uzaklaştırıyor. 

Yoga pratiğinde kişinin seviyesini belirleyen en temel bileşen, pozlar ve akışın içerisindeki rahatlığı ve sağlamlığıdır. Patanjali’nin sutralarında “Sthira Sukham Asanam” ifadesiyle vurguladığı bu alanı inşa edebilmek için her aşamanın beden hafızasında farkındalığa dair bir kayıt bıraktığını gözden kaçırmamak oldukça mühim. Bu “rahat ve sağlam” alanı keşfedebilmenin yolu; dengeli bir efor, fiziki sınırlarına saygılı bir idrak, potansiyelini kucaklayıcı bir tutumdan geçiyor. Biz yoga aracıları olarak derslerimizde bu bileşenleri sıklıkla hatırlatarak hem öğrencinin kucaklanmış ve desteklenmiş hissetmesine alan açabilir hem de kişisel hedeflerin kıskacından kurtulmasına destek olabiliriz. Bir öğretiyi hasarsız ve sürdürülebilir eksende aktarırken empati ve duyarlılığı öğretme pratiğine dahil etmek, öğrencinin tavır ve algısında kesinlikle kayda değer bir fark yaratıyor.

PAYLAŞ :
E-Mail listemize katılın